Almanya Seyahatnamesi

Bu yazı 2014 senesinin Ağustos ayında yaptığım Almanya seyahati üzerine yazılmıştır.

Bir şehri gezmek tanımak nedir? En meşhur tarihî binaları temaşa edip birkaç saat içinde müzelerine göz atmak değildir herhalde. Bir şehir bence en iyi insanları ile anlaşılır. Sokaklarında kaybolmadan, önünüze çıkan insanlara yol sormadan şehir tanınmaz. Hele hele turistik mekanlar gezilerek hiç anlaşılmaz. Bir düşünün, İstanbul Sultan Ahmet Meydanı mıdır? İstanbul’un alışveriş kalbi Kapalıçarşı mıdır? Elbette değildir. Onun için yabancı bir ülkeyi değil, yabancı bir ülkenin güzel bir şehrini gezmeye çalışmak lazım. Benim Almanya seyahatimin menfi tarafı bu oldu. Tur şirketine hiç bulaşmadan gönlümüze göre tek şehri gezmemiz lazımdı. Vize işlemleri ve otel ücretini düşünerek tura bulaştık ama büyük hataydı. Bir kere yedi günde dört şehir gezmek hiç akıl kârı değil.

Frankfurt, Stuttgart, Münih ve Nürnberg gezme iddiasıyla uğradığımız şehirler idi. Frankfurt ve Münih dışında içime işlemedi hiçbir yer. Çünkü bu iki şehirdeki seyahatimizi biraderim ile beraber ayarlayıp bisiklet kiralayarak tatbik ettik. Frankfurt’a kadar gidip biraderimi Holiday Park’a götürmemek olmazdı. Bir tam günü buraya ayırdık. Ama hakikaten değdi. Bu eğlence bahçesi isminin hakkını veriyor. Son zamanların en eğlenceli günüydü. Frankfurt’taki diğer günümüz Frankfurter Dom ve Goethe’nin Evi gibi daha turistik yerlerde geçti. Fakat turistik yerleri gezdiğimiz günden dahi aklımda kalan tamamen tesadüfi ziyaret ettiğimiz ve 8 Euro gibi münasip bir ücret karşılığında org dinlediğimiz Azize Katerina Kilisesi, Almanca adıyla St. Katharinekirche’dir. Kilise bahsine Münih’i konuşurken bir daha gireriz.

Azize Katherina Kilisesi

Azize Katherina Kilisesi

Stuttgart hakkında hiçbir şey yazmak istemiyorum. Çünkü hiçbir şey anlamadım o şehirden. Frankfurt’tan Stuttgart’a geçerken uğradığımız Heildelberg şehrini ise zikretmezsem olmaz. Nehrin iki kenarına yayılmış, tarihî dokusunu muhafaza eden, küçük, mütevazı ve şirin bir şehir. Şehirdeki yamaçlara kondurulmuş saray yavrusu evler de umumiyetle üniversite hocalarının evleriymiş. Tepede bir de yıkık bir kale var ama benim alakamı celbetmedi. Fakat kalenin önünden çektiğim fotoğraftan da anlaşılacağı üzere Afrika sefaretinin binası ve bahçesi başlı başına bir sanat eseri. Şehrin merkezinde büyük Kutsal Ruh Kilisesi yer alıyor. Kilisenin hemen yanından başlayan cadde ise İstanbul’daki Cadde-i Kebir’e yani İstiklal Caddesi’ne benziyor. Tabii İstiklal Caddesi’nin arabasız ve şahsiyetli yıllarına benziyor. Kilisenin çaprazında, bahsettiğim caddenin girişinde, köşede bir mat’am (lokanta) var. Adı Schmidt’s. Burada hayatımın en lezzetli makarnasını Spaghetti Aglio’yu yedim. Bir daha yemek için hususi Heildelberg’e gidebilirim. Aynı makarnayı Nürnberg’de Deutsche Bahn Müzesi’nin lokantasında da buldum ama lezzet bakımından Schmidt’s’e yaklaşamaz bile. Bu makarnanın yanında zencefilli gazoz tercih ettim. Türkiye’de bulması zor olan zencefilli gazoz Almanya’nın her yerinde bulunabiliyor. Almanya seyahatinin güzel taraflarından biri de bu oldu benim için.

Münih şehri ise benim için sanat demek. Çünkü aklımda hâlâ Glyptothek heykel müzesi var. Dünyanın değil ama Avrupa’nın dört bir tarafından getirilmiş heykelleri görmek çok güzel bir tecrübe idi. Üstelik 5 Euro gibi cüzi bir paraya girdik. 4 Euro da sesli rehbere verince 9 Euro’ya harika bir sanat ziyaretinde bulunduk. Eserler arasında bana en çok tesir eden Eirene heykeli oldu. Bu güzel müzenin akıllı telefon uygulaması da var. Eserler bu uygulamada görülebilir. Glyptothek’in ve Königsplatz yani Sultan Meydanı’ndaki diğer iki binanın mimarisi de dikkate değer. Neoklasik tarzdaki binalar Avrupa’nın temel aldığı Yunan medeniyetini temsil ediyor. Burada durup şehri gezerken daime yanımızda bulunan kiralık bisikletlerimiz hakkında konuşmak istiyorum.

Eirene

Eirene

Şehircilikten anlayan, gelişmiş medeniyetlerin yollarında bisiklet vazgeçilmezdir. Bunun birkaç sebebi vardır. Çevre dostu olması, muktesit (ekonomik) olması, trafiğe takılmaması ve güvenli olması benim aklıma gelenler. İşte bu yüzden sadece Avrupa’da değil, Japonya gibi gelişmiş her medeniyette trafiğin olmazsa olmazı bisiklettir. Almanya’da da hemen herkesin bisikleti var. Frankfurt ve Münih gibi büyük şehirlerin en geniş caddelerinde bile bisiklet kullanırken zorlanılmıyor. Çünkü böyle büyük yollarda bisiklet yolları hatta bisikletlere mahsus trafik ışıkları var. Bisikletin giremediği yer de yok. Otobüslerden tutun da trenlere kadar her yerde bisikletliler ve tekerlekli sandalyeliler düşünülmüş. Yayaya hürmetten bahsetmiyorum bile.

Almanya’da bisiklet kiralamak da çok kolay. Tren yolu şirketi Deutsche Bahn’ın Call a Bike adını verdiği sistemin yanında Next Bike’ın bisikletlerini de kiralayabiliyorsunuz. Deutsche Bahn Visa kartı kabul etmediği için biz Next Bike kullandık. Next Bike bisikletlerini gördüğünüz herhangi bir yerde bisikletin üzerindeki numarayı aramak kafi. Yapmanız gerekenleri size söylüyorlar. Zaten bir kere kaydolunca ikinci bisikleti kiralamak için operatöre bağlanmanıza bile gerek kalmıyor. Biz Frankfurt ve Münih’te bisiklet kiraladık. Seyahatimizin güzel taraflarından biri de bu oldu.

“Almanya’da üç milyon Türk yaşıyor” boş bir cümle değil. Sokakta, çarşıda, pazarda, her yerde bir Türk’e tesadüf etmek mümkün. Frankfurt’ta tren yolculuğu yaparken Mustafa Bey ile tanıştım. Almanya’daki hayatından ne kadar memnun olduğunu anlattı bana. Almanya’ya yerleşmem için de telkinde bulundu. Ona göre Almanya dünyanın en huzurlu yeri. Hemen hiçbir sıkıntı büyük çapta olmuyor imiş. Almanların kaidelere harfiyen uymaları ve her işi iyi yapmaları Mustafa Bey’in çok hoşuna gidiyor. Türkiye’yi hiç özlememiş. Sadece ailesini, akrabalarını özlüyormuş. Türkiye’de açıkta satılan yiyeceklere hayret ediyormuş. “Almanya’da her şeyi gönül rahatlığı ile alıp yiyorum. Çünkü devletin teftişi çok sıkı. Devlete güveniyorum” diyor.

Bu bir haftada ben de sadece sevdiklerimi özledim. Zaten Türkiye’den ve insanından nefret eden birinin Almanya’da Türkiye’yi özlemesi pek muhtemel değil. Burada Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı olarak “alkolik, çalışmayan, aile içinde şiddete başvuran bir babanın oğlu” gibi hissettim. Devlet baba dediğimiz işte böyle bir baba. Halbuki baba denen şahıs muhafaza eder, huzur verir. Bizim devlet babamız -bizim demeye de dilim varmıyor- Bilakis sıkıntı menbaı. Devlete işimiz düşmesin diye dua ediyoruz. Dilerim bir gün kurtulurum bu rezil devletten.

Almanya’nın çoğu Hristiyan Katolik. Protestanlar da az değil. Bizim org dinlediğimiz Azize Katerina Kilisesi bir Protestan kilisesi mesela. Halkı ne kadar dindar bilmiyorum ama ziyaret ettiğimiz kilisede dua edenler daima mevcut idi. Mustafa Bey’in söylediğine göre Müslümanlar da Hristiyanlar kadar rahatmış. Devlet eşit imkanlar veriyormuş. Bu bir lütuf değil elbette. Olması gereken. Cami inşaından kurban kesmeye kadar pek çok konuda devlet yardımcı oluyor imiş. Başörtüsü yasağı gibi bir ilkellik zaten oralara hiç uğramamış.

Gezdiğimiz şehirlerde kiliselerini en ihtişamlı bulduğum şehir Münih oldu. Ortaçağ’dan kalan Gotik tarzdaki kiliselerin içi ve dışı ayrı ihtişamlı. Lakin hiçbiri Süleymaniye’nin kubbeleri kadar heyecan yaratmıyor. Evet sanat var ama saf güzelliği, insan fıtratını bulamamış; zorlama ve karanlık bir sanat bu. Ortaçağ’ın hülasası da bu değil mi?

Almanlara haklarını teslim etmemiz gereken bir mevzu da şehir estetiği. Dümdüz beton yığınları hiç yok. Apartman dediğimiz ucube de yok. Şehirlerin ortalarında bile her yerde bahçe, orman. Hatta bazı yerlerde şehrin içinde bir orman değil, orman içinde bir şehir görülüyor.

“Almanya’ya ulaşmamız için kırk fırın ekmek yememiz lazım” sözünü asla kabul etmiyorum. Çünkü Türkiye medeniyet seviyelerinden herhangi birinde değil. Medeniyeti yok Türkiye’nin. Onun için  “gelişmeye devam edersek Almanya gibi olabiliriz” ancak boş bir hayaldir. Zaten Almanya olmaya da gerek yok. Medeni olmak yeter. Bugün Türkiye’nin çektiği sancılar da medeniler ile bedevilerin yaşadığı anlaşmazlıktır. Bedevilerin iktidarda olduğu düşünülürse medenilere yol görünüyor. Şimdi en büyük hedefim Türkiye vatandaşı değil, Fransa vatandaşı bir Türk olmak. Medeniyetin içinde ayrı bir medeniyet olmak.

Onur BÜLBÜL

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s