Güzel Tercüme

John Steinbeck

John Steinbeck

Ben kendimi bir edip olarak görmüyorum. O yüzden yeni okuduğum Steinbeck’in selâsesini (üçlemesinin) edebi kıymeti hakkında değil de bu selâsenin Orhan Azizoğlu’nun kaleminden çıkan nefis tercümesi hakkında konuşacağım.

Benim bu tercümeyi takdir etmemin asıl sebebi, Orhan Azizoğlu’nun İngilizce ifadeleri Türkçenin tefekkür tarzına tercüme etmesidir. Steinbeck’i anlayacak kadar İngilizce bilmiyorum. O yüzden kitabın aslını bir elime, Orhan Azizoğlu’nun tercümesini diğer elime alıp mukayese etme imkanım yok. Sel neşriyatın yeni neşrettiği Tatlı Perşembe ile Orhan Azizoğlu’nun 1955’te tercüme ettiği ve Çağlayan Kitabevi’nden çıkmış Tatlı Perşembe’yi mukayese ediyorum. Orhan Azizoğlu tabii ki daha fazla eski kelime kullanıyor. Hatta Farsça terkip bile istimal ettiği görülüyor. Buna mukabil Dost Körpe lisan inkılabıyla iptida eyleyen hareketin tersirlerinin rasat edildiği kelime tercihlerinde bulunuyor. Peki Azizoğlu’nu muvaffak kılan Arapça, Farsça kelimeleri kullanması mıdır? Benim nazarımda bunun ehemmiyeti büyüktür, ben Arapça, Farsça kelimelerin çok olduğu eski dilimizi daha âhenkdâr buluyorum ve zamanımızın kuru lisanına göre daha çok beğeniyorum. Lakin Azizoğlu’nun muvaffakiyeti Türkçe tefekkür etmesindedir. Bire bir tercüme yerine ifadenin Türkçede nasıl verileceği endişesiyle tercüme etmesidir. Orhan Azizoğlu’nu büyük yapan budur.

Özgür Edebiyat mecmuasında “Türkçe Hakkında Muzır Sorular” köşesinin yazarı Kemal Bek’in aynı mecmuada bu meseleye dair yazdığı birkaç yazıyı hatırlıyorum. Yazının bir tanesinin serlevhası (başlığı) her şeyi layıkıyla tarif ediyor: “Türkçedeki İngilizce Edası”. Bu mesele Türkçemizi istila eden garp menşeli kelimelerden daha mühimdir. Kelime gider ama ifadeler ve tefekkür tarzı öyle kolay değişmez.

Türkçe gibi görünen ama Türkçeye de benzemeyen bu İngilizce edası şerit (film) tercüeleriyle, daha doğrusu tasvîtâtı (seslendirmeleri) ile geldi. En azından benim tespitim bu yönde. Şerithaneden (sinemadan), televizyondan dilimize nüfuz eden bu edanın edebiyatımızda, yazı lisanımızda ve tercümelerimizde müteessir olması ne kadar acıdır!

Steinbeck bu mevzudaki misallerden sadece biridir. Kim bilir daha kaç kıymetli eser edebî zevk vermeyecek kurulukta ve yabancılıkta yapılan tercümeler yüzünden zarar görüyor. Düşünüyorum da Gazap Üzümleri gibi bir şaheseri Rasih Güran’ın değil de şimdilerde kitapçılarda satılan tabın (baskının) mütercimi Gülen Fındıklı’nın tercümesinden okusaydım yine şaheser diye tavsif edemezdim gibi geliyor.

Burada temas etmek istediğim bit nokta da Metin Celal’in 1235 sayılı Cumhuriyet Kitap ilavesinde yazdığı tanıtma yazısıdır. Bu yazıdan Sel neşriyatın tab’ının mütercimi Dost Körpe’nin tercümesini beğendiğini, bu yeni tercümenin gerekli olduğunu düşündüğünü görüyoruz. Keşke bu fikirlerine delil olacak birkaç da misal verseydi. Mesela Orhan Azizoğlu neyi noksan bırakmış da Dost Körpe tamam etmiş, Orhan Bey neyi hatalı yapmış da Dost Körpe tashîh etmiş? Bunları yazmasını beklerdim.

Çok satılan kitaplar fihristlerindeki (listelerindeki) kitapların tercümesi ne vaziyette bilmiyorum. Eğer onların mütercimleri de Dost Körpe gibi İngilizcedeki you know ifadesini devamlı bilirsin, nasıldır bilirsin diye tercüme etme lüzumu görüyor ve İngilizce edasını teklif ediyorlarsa vay Türkçenin haline!

Güzel tercüme edilmiş kitap mı arıyorsunuz? 1970 senesinden evveline bakın.

Bütün dediklerimi temsil edecek bir misal vererek bitiriyorum yazımı. Önce Orhan Azizoğlu’ndan okuyalım:

Çağlayan neşriyat, sayfa 12:

Joseph And Mary’nin Dertli Ömrü

Mack bir çeyreklik Eski Tenis Ayakkabısı şişesiyle döndü. Doc’un ve kendi kendi bardağını doldurdu.

Doc,”Şu dükkânın yeni sahibi nasıl bir adam, Meksikalı galiba, ha?” diye sordu.

“Fena çocuk değil. Iyi giyinmeye de meraklı. Adı Joseph and Mary Rivaz. Kurt gibi bir herif ama biraz talihsiz. Daha doğrusu hem talihsiz, hem de komik bir hali var… Sen de bu işlerden çakarsın Doc, bir pezevenk kazara âşık olsa, ıstırap çekip çekmediğini kimse düşünmez bile… İşte bu Joseph and Mary’nin işi de bu cins.”

“Doğru dürüst anlatsana şunu yahu…”
“Herifi hep kolluyorum. Arasıra şuradan buradan çene çalıyoruz. Bana anlattıklarını birbirine ekleyince iş anlaşıldı. Çok açıkgöz ama bilirsin, bazı açıkgözler kendi kuyularını kendileri kazarlar. Bu da öylesi işte.”

“E sonra?”

***
Sel neşriyat, sayfa 17:

Joseph And Mary’nin Zor Hayatı

Bir litre Old Tennis Shoes getiren Mack, Doc’ın bardağıyla kendi bardağını doldurdu.

Doc, “Bakkalın yeni sahibi nasıl biri… Meksikalı, değil mi?” dedi.

“İyi biri,” dedi Mack. “Şık giyiniyor. Adı Joseph and Mary Rivas. Zehir gibi zeki ama biraz şanssız Doc… şanssız ve komik. Nasıldır bilirsin, bir pezevenk âşık olunca ne kadar üzülürse üzülsün fark etmez… hali komiktir. Joseph and Mary de öyle biraz.”

“Onu anlatsana bana,” dedi Doc.

“Onu gözlemliyorum,” dedi Mack. “Bana anlattıklarından yola çıkarak sonuca vardım. Zeki biri. Bilirsin Doc, bazı insanların zekası başına beladır. Zeki olmaya çabalayıp durdukları için başka şeylere zaman ayıramayan insanlar tanıdın mı hiç? Eh, Joseph and Mary de öyle biraz.”

“Anlatsana.”

***

Mukayese edin efendim. Bakalım siz nasıl bir neticeye varacaksınız.

Onur Bülbül

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s