Mecmualardan Ocak

Epeydir mecmualardan yazılarımı yazmıyordum. Mecmuaları tetkik edip beğendiğim kısımları yazmayı özlemişim. Şu anda şubat ayındayız, ocakta neşrolunan mecmuaları yazmak için biraz geç kaldım ama ocak mecmuaları bence kıymetli ve hala raflarda.

Yazımda bu sefer yeni mecmualardan bahsedeceğim. Bunların bazıları benim ilk defa aldığım edebiyat mecmuaları, bazıları da tarih mecmuası. Mecmualarımız serlevhalı yazımı okuyanlar bilirler artık birçok edebiyat mecmuasını almayı bıraktım. Bunların yerine başkalarını almaya başladım. Yenileri de yazıma dahil etmek istiyorum.

Yeni almaya başladığım mecmualardan ilki Türk Dil Kurumu’nun Türk Dili mecmuası. Yani maddi imkanları geniş. Bu yüzden daha güzel sayılar bekliyorum. Hatta daha büyük daha renkli sayılar. Benim hep hasretini çektiğim haftalık, tercihen çok kalın olmayan edebiyat mecmuasından başka yine hayalimdeki edebiyat mecmuası olan büyük renkli ve aylık bir edebiyat mecmuasını çıkarabilir TDK. Yapar mı yapmaz mı bilmiyorum ama Sunuş yazısında Ali Karaçalı, “Dergimizin daha çok okuyucuya ulaştırılması ve kitabevlerinde satışıyla ilgili girişimlerimiz devam etmektedir.” diyor. Biraz ümidim var bu mevzuda.

Türk Dili’nden maalesef şiir beğenmedim. Ocak sayısındaki şiirlerin bence güzel kısımları var ama o kısımlar şiirleri iktibas etmeme yetmedi. Birkaç denemeden bahsedeceğim. Denemeler çok güzel değil, mesela Mustafa Cansız kabağı mevzu edinmiş. Lakin öyle günlerdeyiz ki iyi yahut kötü, bunları birer deneme olduğu için tebrik etmem lazım. Mecmualarımız yazımda bahsettiğim Karabatak’taki deneme rezaletini hatırlayınca tebrik bile az gelir diyorum. Tavsiye edeceğim deneme ise 25. sahifedeki “Çocukluğumun Kitapları”. İsmail Karabulut’un tahrir ettiği deneme Cemil Meriç’ten bir iktibas ile başlıyor. Bu iktibas benim pek hoşuma gitmedi ama İsmail Bey’in lisanı güzel. Okurken karşısında konuşuyor sanıyor insan. Yalnız son cümlenin manasını anlamadım. Metinle alakası yok gibi geldi bana. Cümle şu: “Hülâsayı kelam; bütün kitaplar tek bir kitap içindir.”.
32. sahifede Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın bir makalesi var. “Kavramları Karşılamada Üçüncü Teklik İyelik Eki” serlevhalı bu yazı elbette ilmî bir yazı ve o sahada çalışanları hedef alıyor. O yüzden iyelik ekinin ne olduğunu izah etmiyor hoca yazısında. Lakin şu “iyelik” kelimesi yok mu? Duyunca, okuyunca tepem atıyor. İdadide iken talebeler çok sıkıntı çekerdi bunu talim ederken ve tek mesele bu iyelik kelimesi idi. Şuna adam gibi “sahiplik” desek herkes hemen anlayacak ne olduğunu, ne işe yaradığını. Lisanı bir çıkmaza soktuk ki sormayın.

Mecmuanın kitaplık kısmı da var ama çok zayıf. Mühim bir müessesenin mecmuasında daha fazla kitap takdim edilmeli. Hatta bence bu kitaplar genç ediplerin kitapları olmalı.

Türk Dili’nden sonra Ayraç’a geçiyorum. Ayraç aslında edebiyat değil, kitap tahlili ve eleştiri dergisi. Eleştiri ve dergi kelimelerini ben istimal etmiyorum, mecmua ediyor. Kapağında böyle yazıyor ama anladığım kadarıyla muhafazakar diye tabir olunan çevreye yakın bir mecmua Ayraç. Buna rağmen nedense eleştiri ve dergi gibi uyduruk kelimeleri tercih etmişler. Bu,bence lisan hakkında tefekkür etmediklerini, hatta lisana lazım gelen ehemmiyeti vermediklerini gösterir. Yine de içinde ne olduğu gayr-i muayyen tenkitlere nazaran çok daha kaliteli tenkitler ve yazılar ihtiva ediyor. Ocak ayında tenkidin, kitabın ve harsın tarihdeki yerini mevzu edinmişler.

Kitabın tarihi hakkındaki yazıyı Sümeyye Eroğlu yazmış. Ben kendisini tanımıyorum, tahsili ne üzerinedir bilmiyorum. Lakin güzel bir lisanı var. Lafı dolandırmadan, lüzumsuz kelimelere yer vermeden açıkça yazıyor. Mecmualardaki makalelerde görmek istediklerim var onun yazısında. Evet ilmi bir yazı sayılmaz bu biliyorum ama kitabın tarihi hakkında malumat edinmek için de en azından mukaddime teşkil edebilir. Ben zaten bol haşiyeli (dipnotlu) yazılardan yani makalelerden pek hazzetmiyorum.

Kitabın tarihi hakkındaki yazıyı kültürün tarihi takip ediyor. Sümeyye Hanım için söylediklerimi kültürün tarihinin muharriri Yunus Emre Tozal için söyleyemeyeceğim. Yunus Bey’in lisanı hiç hoşuma gitmedi. Tercih ettiği kelimeleri de beğenmedim. Şöyle açık, rahat bir üslubu da yok. Birkaç paragraf okudum ama sonra sinirlenip geçtim.

25. sahifede “Sanatımızdaki Osmanlı İmajı Üzerine” serlevhalı yazı var. Dört kısımdan mürekkep bu yazı benim hoşuma gitti. Bir iktibas yapmak istiyorum 28. sahifeden: “İslamiyet; Süleymaniye’de kubbe, Itrî’de nağme, Bâkî’de şiire dönüşmektedir.”. Bu cümlenin manası da ahengi de hoşuma gitti. Yalnız bir kronoloji hatası var. Itrî, Bâkî’den sonradır. Yine de cümlenin ahengi hatırına görmezden gelinir bir hata bu. Aslında hata denmez buna, olsa olsa tadildir. Bir şey daha söylemek istiyorum bu cümle için ki yazının şiir gibi cümlelerden meydana geldiği zannı uyandırabilir. Lakin öyle değil. Diğerleri nesre münasip cümleler. Ben sanat eseri sayılmayacak nesir yazılarında seciden hiç hoşlanmıyorum. Mesela benim için Ahmet Haşim’in nesirlerinin menfi tarafıdır bu.
33. sahifede “Eleştiri Nerede Başlar ve Nerede Biter?” namıyla bir yazı var. Nihal Yormaz kaleme almış. Bu yazı da hoşuma gitti. Nihal Yormaz, hakikaten soyismine yaraşır şekilde insanı yormadan, tane tane, çok güzel anlatıyor. Yazının serlevhasını görünce tenkit üzerine bir yazı okuyacağımı düşündüm lakin daha çok tarih ile edebiyatın münasebetine dair bir yazı bu. Tarihi roman meselesine de temas ediyor Nihal Yormaz. Tarihi roman hakkında hiç açık bir fikre sahip olamıyorum. Belki de bu yüzden tarihi romanlardan hiç keyif almıyorum. Zaten artık okumayı da bıraktım. Lakin yazıdaki şu cümle benim için biraz olsun bir kıstas teşkil etti: “Tarih romanlarını iyi-kötü ekseninde değerlendirmek yerine konuya tutarlılık boyutundan bakmak daha güvenilir eleştiriler yapmayı sağlar.”. Tenkit yerine eleştiri kelimesini tercih etmesini hiç anlayamadım. Eleştirinin, “eleme”den geldiğinden, Yunancasından ve dahi Franszıcasından bahsediyor lakin tenkitten, kökü “nakd”dan hiç bahsetmiyor. Halbuki ne kadar güzel manası var tenkidin. Arapça nakd’ın, kalp parayı hakîkisinden ayırma demek olduğunu, bu kelimeden tefil vezninde tenkit kelimesinin ibda edildiğini anlatsa bence çok yerinde olurdu. Belli ki Nihal Yormaz, lisan inkılabı yolundan gitmekte bir beis görmüyor. Pekala, görmesin ama neden edebiyat yerine yazın demiyor. Yoksa lisan üzerine hiç düşünmüyor mu?

Mecmuada bir de Rasim Özdenören ile mülakat var. Ben Rasim Özdenöreni bu mülakattan sonra öğrendim. Mülakatın hepsini okumadım ama fikirleri pek hoşuma gitmedi. Edebiyatı hatta dini, felsefe ile izah etmeye çalışıyor gibi geldi. Çok mücerret konuşuyor. Ben din hakkında bu kadar mücerret konuşulmasına muhalifim. Edebiyat için belki olabilir ama din, insanların yirmi dört saatindedir, müşahhastır. Lisanı da bir acayip Rasim Bey’in. Ontolojik falan gibi kelimeler istimal ediyor ki bu kelime tüylerimin diken diken olmasına yetiyor.

Bol bol kitap tahlili ihtiva ediyor Ayraç. Yeni çıkan kitaplar hakkında fikir edinmek için bence iyi bir mecmua. Ne yazık ki her yerde bulunmuyor. Antalya’ya İstanbul’dan getirtmek zorunda kaldım.

Varlık mecmuasına geçince hep içim cız ediyor. Yaşar Nabi Nayır’ın bin bir emek ile ihdas ettiği, Türk edebiyatına yön verecek seviyeye getirdiği o büyük mecmuayı böyle görmek beni çok üzüyor. Bu ay Yusuf Atılgan’ı kapak mevzuu seçmişler. Ben hiç bilmem Yusuf Atılgan’ı. Mecmuadaki yazıların serlevhaları da hiç alakamı celbetmedi. Meşhurdur, tenkit nevinin mühim temsilcisidir deyip Haydar Ergülen’in yazısını açtım ben de. “Şiir Aralığı” diye bir yazı yazmış ama zorladım kendimi de bir pragrafa zor tahammül ettim. Ben okuduğum şeyde mana ararım, okuduğum şeyi anlamak isterim. Şimdi bana sorarsanız “Ne yazmış Haydar Ergülen?” diye, size derim ki sadece saçmalamış. “Kapıya avludan varılır. Öyleyse şiir bir avlu düşüncesidir… demek kolay! Avlu, kapı, şiir, düşünce… Bunların hepsi bir araya gelince ya da bir evin yakınları gibi peş peşe sıralanınca şiir de avluya sığmazlardan olur ve kapılardan taşar.”. Ne anladınız bu cümlelerden? Ne olur bana bir deyin.

Ben yine Varlık’ta en çok, yok, bir tek Mustafa Şerif Onaran’ı okumayı seviyorum. Eski kuşaktan o belki de o yüzden bir güzellik buluyorum yazdıklarında. Mana var yazılarında, fikir var. Benim fikirlerime muvazi (paralel) değil onunkiler ama olsun, zevk almama mani değil bu. Ocak sayısında “Neden Bizim Yunus?” serlevhalı bir yazı yazmış. Yunus Emre’yi bir güzel medhetmiş, lisanından bahsetmiş, şiirlerinden de küçük küçük iktibaslarda bulunmuş. Yunus Emre hakkındaki fikirlerimi yazacak değilim burada ama bence Yunus Emre’ye ilimsiz yaklaşılıyor. Mustafa Bey de tek zaviyeden bakmış. Tahsil görmüş, aruz bilen, divan sahibi Yunus’tan pek bahsetmemiş. Yunus Emre’yi, o ve başkaları görmek istedikleri şekilde görüyorlar da ondan oluyor bu. İstiyorlar ki divan şiirine karşı halk şiirini, Arapça-Farsça menşeli kelimelerle nakşolunmuş Türkçeye karşı da özdil tabir ettikleri lisanı müdafaa eden bir Yunus olsun. Ama Yunus bu kadar basit bir şair değil. Şimdilik bu kadarını söylüyorum ama daha diyeceklerim var. Başka yerde derim onları da.
Varlık’ta başka yazı okumadım. O yüzden başka mecmuaya geçecektim ama aklıma bir mülakat geldi. Emin değilim ama Radikal Kitap’ta okudum diye hatırlıyorum. Yaşar Nabi’nin kızı Filiz Nayır ile yapılmış mülakat. Son suallerden biri şöyle idi: “Yeni projeleriniz neler?”. Filiz Hanım, çıkan her yeni mecmuanın, neşrolunan her kitabın onlar için proje olduğunu söylüyor. Bu, bizim yeni hiç projemiz yok ama çaktırmayın demektir. Varlık ile kim alakadar ise, yeni sayıları kim neşrediyor ise bilsin ki büyük bir mesuliyet altında. Yaşar Nabi’nın emanetidir bu mecmua ve inanıyorum ki edebiyat ile alakadar herkesin mecmuayı teftiş hakkı vardır.

Bu yazının ilk şiir iktibasını yapmama imkan verecek mecmuanın Türk Edebiyatı olduğunu düşünüyordum ama öyle olmadı. Maalesef şiirleri hiç beğenmedim. Mecmuanın fikir sahasındaki tavrını, şiir seçiminde nedense göremiyorum. Neyse en azından güzel yazılar var. Mesela İnci Enginün, çizgi film karakteri Pepe hakkında bir deneme yazmış. Denemesinde filmin isminin Peppee olmasını da tenkit etmiş. Güzel bir lisanı var İnci Hocanın.

Bu sayıda benim alakamı cezbeden bir başka yazı da 52. sahifedeki “Neyzen Tevfik Mehmed Âkif’in Evinde” serlevhalı yazı. İbrahim Öztürkçü kaleme almış yazıyı. Lisanını beğendim ama ne yalan söyleyeyim pek de dikkat etmedim lisanına. Anlatılanlar çok garip geldi de göremez oldum lisanı. Ama bu da lisanının iyi olduğuna delalet etmez mi? Kötü olsaydı o kadar dalamazdım anlatılanlara. Neyse lafı uzatmayayım, Neyzen Tevfik’in Mehmed Âkif’in evini ziyaret edip intibalarını Vatan gazetesinde neşretmesine dair bir yazı bu. Ben birçok yeni şey öğrendim. Tavsiye ediyorum onun için.

57. sahifede ise “Nurullah Ataç’a Karikatürlerden Bakmak” serlevhası var. Bir yerde Ataç’ın ismi geçer de ben onu okumaz mıyım? Bunu da hemen okudum. Güzel bir yazıyı, yazıda izah edilen karikatürler takip ediyor. Yine bu mecmuanın Yahya Kemal özel sayısında Yahya Kemal’in karikatürlerini görmüştüm ama o karikatürlerin benzerlerinin Nurullah Ataç için çizileceğini hiç tahmin etmezdim. Tabii karikatürlerin bazılarına kızdım. Mübalağa etmişler, Ataç öyle bir insan değildi. Gerçi mizahın mütemmim cüzüdür mübalağa ya yine de sevdiğim bir muharriri öyle görmek canımı sıktı. Hakkı Süha Gezgin şöyle demiş: “Benim bildiğim Nurullah Ataç hiç de böyle korkunç değildir. Ona umalı yüzü veren karikatürcülerimizi insafa davet ederim.”. Karikatürlerden evvelki bahsettiğim yazıyı yazan Said Coşar bu cümleyi iktibase etmiş ve şöyle bitirmiş: “Biz de Hakkı Süha Bey ile bu konuda aynı kanaati paylaştığımızı belirterek yazımızı noktalayalım.”. Takdir ettim Said Bey’i. Hem Ataç’a hürmet gösterdiği için hem de bizleri bu çizgilerden haberdar ettiği için.

Bu ayın son edebiyat mecmuasına geçiyorum. Sabitfikir’in bu sayısında kişisel gelişim notları ile yeni insan tahlil edilmiş. Günümüzdeki insan nasılmış onu anlatıyor bize. Tabii insana bir makine imiş gibi bakışları var. Mesela insanların arzu etmesi tenkit ediliyor. Hafif komünizm kokuları geldi benim burnuma ama belki siz seversiniz. Tabii sadece bu yok mecmuada. Sibel Oral, Sultan Süleyman münakaşaları ile alakalı bir yazı yazmış. Pek fazla okumadım bu ay Sabitfikir’i, o yüzden diyeceklerim bu kadar. Yine de bu ayki sayıyı beğenmedim. Mecmuanın yazarlarını yavaş yavaş tanıyorum da hiç hoşuma gitmiyorlar. Belki bunu da almayı bırakırım. Az ama daha güzel edebiyat mecmuaları benim için daha faydalı olacak.

Edebiyat harici mecmualardan da bahsetmek istiyorum. Mesela National Geographic Türkiye. Mecmuanın Ocak sayısı, 125. yıl özel sayısı imiş. Onun için gayet hoş bir sayı ile karşımızda. Heyetinde mühim şahısların bulunduğu aks (fotoğraf) müsabakasının galiplerini neşretmişler. Ben akstan pek anlamam ama hoşuma gittiler doğrusu. Diğer sanat sahalarındaki manasızlık buraya sirayet etmemiş. Müsabakanın insan, şehir, doğa ve gece olmak üzere dört ulamı (kategorisi) var. Her ulamın birinci, ikinci ve üçüncü aksı neşrolunduğu mecmuada. Ben bunlardan gece ulamının birincisi çok beğendim. İnternette var mı bilmiyorum ama yoksa sırf bu fotoğrafı görmek için satın alınır bu mecmua. İshakpaşa Sarayı’nı hilal ile beraber çekmiş Ahmet Fatih Sönmez. Gökyüzünün ve sarayın renkleri o kadar canlı ki insan hayret ediyor. Yürekten tebrik ediyorum Ahmey Bey’i.

NTV Tarih, darbelerin miladı olduğu için bab-ı ali baskınını tercih etmiş bu ay. Malum darbeler hakkında konuşmak şimdi moda. NTV Tarih de modaya ayak uydurmak konusunda oldukça muvaffak.

Mecmuanın 51. sahifesinde şeyhü’l-müverrihîn Halil İnalcık’ın, Çaka Bey hakkında bir yazısı var. Ben denizcilerin tarihini okumaktan çok hoşlanmam ama meraklısı için mühim bir yazı olduğuna kaniyim.
84. sahifede kitap kısmı yer alıyor. Bu ay Johannes Pedersen’in İslam Dünyasında Kitabın Tarihi isimli eseri takdim ediliyor. 1946’da Danca kaleme alınan bu kitap evvela İngilizceye tercüme edilmiş. Telifinden 66 sene sonra da Türkçeye tercüme edilmiş. Yalnız bu tercümeye çok güvenilemez bence çünkü İngilizceden tercüme edilmiş. Kitabın İslam dünyasındaki tarihi hakkında kaynak eserler arasında yer alır mı bilmiyorum ama kaynak olarak kullanmak isteyenlere en azından İngilizcesini okumalarını tavsiye ederim.

İlimden her sayıda biraz daha uzaklaştığına inandığım başka bir tarih mecmuası daha var ama ismini burada zikretmek istemiyorum. Atlas Tarih olmadığını söylemeliyim. Onun iyi bir mecmua olduğunu düşünüyorum.

Son olarak Milliyet Sanat’tan bahsedeyim. 57. sahifesini görünce çok sinirlendim. Musiki ile alakalı iki fihrist (liste) yapılmış. 2012’nin en iyi ve en kötü albümleri diye. En kötünün ilk sırasında Sertap Erener’in “Ey Şuh-i Sertab” yer alıyor. İşte bunu görünce tepem attı. En kötü ilan ettikleri albüm bir aydan fazla listelerde birinci idi. Sonra uzun süre de ilk onda kaldı. Murat Bardakçı beğenmemiş olabilir ama en azından takdiri hak eden bir albüm bu. Ülkemizin gençlerinin takip ettiği bir musikişinas olan Sertap Erener’in bu albümü sanat musikimizin gençlere takdimi, onlar tarafından sevilmesi zaviyesinden çok mühimdir. Sanata, hakiki sanata,bir hizmettir bu. Üstelik ben musikiden teknik manada anlamasam da zevkle dinliyorum, herkese de tavsiye ediyorum.
Millet Sanat’ı almayı bıraktım ama ocak sayısından bir albüm öğrendim. Andras Schiff’in “Das Wohltemperierte Clavier: Bach” albümü. Epey aradım ama bulamadım. Artık mecburen internetten alacağım.

Ocak ayında göz attığım mecmualar bunlar. Gönül isterdi ki daha güzel iktibaslar yapsaydım. En azından bir iki şiir beğenmeyi çok isterdim. Önümüzdeki aylarda dilerim şiirle dolu bir mecmualardan yazısı yazarım.

Onur BÜLBÜL

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s