Dedim Ah Üzerine Tenkit

Feyza Hepçilingirler’in en meşhur kitabı Türkçe Off’un ikincisi vasfındaki Dedim Ah’ı iki ayrı kısımda tenkit etmek istiyorum. İlk kısımda kitabın muhtevasından değil de üslubundan bahsetmek niyetindeyim. İkinci kısımda da Feyza Hanım’ın fikirlerini tenkit edeceğim. Bu ikinci kısım, tahmin edersiniz ki daha uzun olacak. Çünkü ben fikir tenkit etmeyi severim. Öbüründen pek anlamam; en azından şimdilik anlamam. Hem Feyza Hanım’ın kitabını üslup cihetinden tenkit etmek de öyle kolay değildir. Bu yüzden daha evvel hiçbir kitap için yapmadığım kadar hazırlık yaptım, notlar aldım. Notlarımın büyük kısmı yine fikirileri üzerine.

I

Evvela lisandan açalım. Feyza Hanımın bence temiz bir lisanı var. İnsanı yormuyor, okutuyor kendini. Tabii öztürkçe tabir olunan kelimeleri bolca istimal ediyor. Bu mevzua daha sonra temas ederim ama Feyza Hanım’ın öztürkçe kelimelerini; türlü gevezeliklerle gazete köşelerini, mecmua sayfalarını işgal edenlerin, ne olduğu gayr-i muayyen kelimelerine tercih ederim. Ben çok dertliyim bu insanlardan. Onları Sabitfikir’de sık sık görüyorum. Neyse mevzumuz bu değil.

Dedim Ah’ta çok fazla Türkçenin hatalı tasarruf (kullanım) misali var. Üç sayfa değil, beş sayfa değil. Bir yerden sonra hakikaten sıkıcı oluyor. Evet zamanımızın büyük meselelerindendir bu hatalı tasarruflar. Bilhassa radyo ve televizyondaki hatalar çok fena. Buralarda sadece Türkçe hataları yok, ileri düzeyde garp lisanı tesiri var. Garp memleketlerinde garp lisanları ile tahsil görmüş muhabirlerin elinde iyice can çekişir oldu güzel lisanımız. Bu yüzden pek iyi anlıyorum Feyza Hanım’ı ama bu kadar tekrar etmek bir işe yaramaz. En azından aynı kitapta tekrar etmek bir işe yaramaz. O günün takdimcilerinin (sunucularının) hataları kaç sene daha manalı kalabilir ki? Bunu düşünmek lazım bence kitap hazırlarken. Takdimcilerin bu tarz hatalarını tenkit etmek için mecmua ve gazeteler daha uygun sahalar olabilir.

Kitap 1999 senesinde neşrolunmuş. Bu yüzden kıraat edilirken neşrolunduğu tarihin biraz bilinmesi iyi olur bence. Bilhassa TDK hakkında söylenenler üzerinde düşünürken göz önünde bulundurulması lazım gelen bir husustur kitabın neşir tarihi.

II

Feyza Hepçilingirler’in fikirlerini tenkit etmeye başlamadan evvel bir şeyi tebarüz etmek isterim ki fikir tenkitleri daha çok Dedim Ah kitabının son kısımlarında okuduğum fikirler hakkında. Çünkü kitabın diğer kısımları daha evvel dediğim gibi hemen hemen sadece Türkçenin hatalı tasarruflarını ihtiva ediyor. 333 sayfalık kitabın 243’üncü sayfasından başlıyorum tenkitlerime.

Sayfa 243’te yozlaşmadan yakınıyor Feyza Hanım. Şarkı sözlerinin ne kadar bayağılaştığından falan dem buluyor. Fakat bakın sonra ne diyor: “Bu kadar kabalaşmak zorunda değiliz. Ne aşklar yaşanmış! Sevda tarihi, terk eden ve terk edilenlerle doludur. Bakın, çok da eski sayılamayacak bir zamanda, “o şey” diye, nesneleştirilen belirtilen bir aşkın bitişinden nasıl da sevinç duyulmuş; ama bu sevinç bile, kimseyi incitmeden, nasıl da güzel anlatılmış.” Sonra da şu misali veriyor:

Bıkmış gibi gönlüm itiyor aşkı içinden
Bir içli sevap müjdesi duydum gidişinden

Feyza Hanım bence gayet iyi biliyordur bu çok eski olmayan güftenin aruz ile yazıldığını. İçinde çok fazla Arapça, Farsça menşeli kelime yok. Ama sonraki misallerde bir sürü böyle kelimeler de var. Yani Feyza Hanım farkında zarafetin bu eski güftelerde olduğunun. Lakin pek düşünmüyor, ne oldu da cemiyetimiz (toplumumuz) zarafetten bu kadar uzak düşmüş diye. Bunu bir sormalı Feyza Hanıma.

Sayfa 285’te bakın ne buyuruluyor: “Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı devletlerine gelinince başgösterir dilde ikileşme. Bu aşama yerleşik düzenden sonra feodalizme geçiş aşamasıdır.”. Meğer biz Orta Asya’da göçebe değil de yerleşik yaşıyormuşuz. Bozkırda yegane maîşet vasıtamız (geçim aracımız) tarım imiş. Feyza Hanım düşünmeli dedim ama şimdi bir de tarih okumasını da tavsiye ediyorum. Öyle çok büyük, derin tarih kitapları okumasına da lüzum yok bizim Orta Asya’da göçebe olduğumuzu, Anadoluda kurduğumuz mezkur devletlerle yerleşik yaşamla beraber bir medeniyet ihdas ettiğimizi öğrenmek için. İlkmektep seviyesinde olmasa da ona yakın seviyede bir kitap kafi gelir. Yalnız söylemeden geçemeyeceğim ki bizim devletlerimizde feodalite yoktur. Çünkü bizim zihniyetimize zıttır. Feodalizmde soylu bir derebey vardır, merkezi otorite zayıftır ve hiyerarşik bir teşkilatlanma söz konusudur. Devletlerimizde ise bunların hiçbiri söz konusu değildir.

Sayfa 286’da Baki tenkit ediliyor. Hem de ne için? Türkçe yazmadığı için. Baki’yi bilmesek Türkçeye ehemmiyet vermeyen, Türkçeyi kullanamayan biri olduğunu zannedeceğiz. Bu acayip fikri ispat etmek için de Kanuni mersiyesinin ilk beyti misal veriliyor. “Ey pây-bend-i damgeh-i kayd ü nâm ü neng / Tâ key hevâ-yı meşgale-yi dehr-i bî-direng”. Burada bir tek “ey” Türkçe imiş, gerisi Türkçe değilmiş. Bir kere bu beyit lâalettayin bir beyit değil. Seçilen kelimelerin seslerine dikkat etmek lazım. Mehterin kös vurması, zil çalması şeklinde bir ahengin hissedilmesi için ihtimam ile seçmiş bu kelimeleri Baki. Kaldı ki mersiyenin diğer beyitleri asla böyle değil. Hatta “gözü yollarda kalmak” tabirini beşinci bendin ikinci beytinde rahatça kullanır şairimiz: “Yollarda kaldı gözlerimüz gelmedi haber / Hâk-i cenâb-ı südde-i devlet-meabdan” .

Burada bir art niyet var. Baki’nin lisanının nasıl olduğunu Feyza Hanım biliyordur. Edebiyatçı kendisi. Bilmesi lazım gelir. Fakat bilmesine rağmen Baki’ye böyle bir haksızlık yapmak ayıptır. Divan şiirinin lisanının ağır olduğunu artık söylemesinler. O devir geçti. Divan şiirinin güzellikleri artık gün yüzüne çıkıyor. Dilerim çıkmaya da devam eder.

Lisan mevzuunda da divan şiiri için olduğu gibi bir şuur lazımdır bence. Divan şiirinin ne olduğunu daha doğrusu ne olmadığını artık nasıl umumiyetle biliyorsak aynı şekilde lisanımızın ne olduğunu ve ne olmadığını bilmemiz lazım gelir. Osmanlıca diye bir lisandan bahsediliyor. Şunu bilelim ki Osmanlıca diye bir lisan yoktur. Osmanlıca denilen şey Türkçeden başka bir şey değildir. Nedir, yazı lisanında Arapça ve Farsça kelimelere daha çok rastlanır. Burası günümüz yazı lisanından farklı tarafıdır ama onun haricinde farklılıklarının başka sebepleri vardır, lisan inkılabı ve uydurma kelime gafleti gibi. Feyza Hepçilingirler’in bu hakikatleri bildiğine şüphem yok. Lakin kitabında bu mevzuda samimi bulamıyorum onu.

Bir şeye daha açıklık getirmek istiyorum. Ben lisanımızın Arapça ve Farsça lisanlarının ölü lisan olarak telakki edilmesiyle inkişaf etmesine taraftarım. Bunun için de o kaynağın açılmasını yani Arapça ve Farsça öğretilmesini istiyorum. Garp lisanları bu kadar alaka ile mekteplerimizde talim edilirken lisanımızın garp lisanları tesiri altında kalmasına bu yüzden şaşırmıyorum. Mezkur mevzuda Feyza Hepçilingirler de benimle benzer fikirlere sahip. Sayfa 292 ve 293’te Arapça kelimelerin doğru şekilde talim edilip istimal edilmesi için Arapça kavaidinin (gramerinin) bilinmesi lazım geldiğinden bahsediyor.

NETİCE

Hiç şüphe yok ki Dedim Ah, lisan inkılabı müdafilerinin efkârını idrak etme bakımından faydalı bir eserdir. TDK’nın bu mevzuda neşrettiği kitapları bir kenara koyarsak benzeri bir çalışma az yapılmıştır. Bu kitabı mühim kılan diğer bir husus da akademik endişelerin olmadığı, rahat okunabilen, bu yüzden de geniş kütleler üzerinde tesire malik olma ihtimaline sahip bir kitap oluşudur.
Benzeri bir çalışmayı yapmak istediğimi de saklayacak değilim. Hatta Feyza Hepçilingirler’i bu sebepten kıskandığımı da söylesem yalan olmaz.

İyi kıraatler dilerim efendim.

Onur BÜLBÜL

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s